Bir ülkeyi ayakta tutan sadece ekonomisi, ordusu ya da kurumları değildir. Bir ülkeyi asıl ayakta tutan şey güvendir. Vatandaşın devlete, devletin kurumlarına ve en önemlisi siyasetçiye duyduğu güven…
Bugün sokakta kimi çevirip konuşsanız aynı cümleyi duyuyorsunuz:
“Hiç kimseye güven kalmadı.”
Ülkeyi yönetenlere de, yönetmeye talip olanlara da güven azalmış durumda. İnsanlar artık vaat dinlemek istemiyor. Proje broşürleri, miting meydanlarındaki yüksek sesli sloganlar, televizyon ekranlarındaki tartışmalar kimseyi ikna etmiyor. Çünkü sorun sözün değil, güvenin tükenmiş olması.
Ülke zor bir dönemden geçiyor. Ekonomik sıkıntılar, hayat pahalılığı, adalet tartışmaları, gençlerin gelecek kaygısı… Toplumun her kesimi bir yükün altında. Böyle zamanlarda siyaset kurumu millete umut vermek zorundadır. Fakat bugün gelinen noktada siyaset; toplumsal refah üretme aracı olmaktan çıkıp, çoğu zaman kişisel ve kurumsal çıkar mücadelelerinin alanına dönüşmüş gibi algılanıyor.
Bu algıyı güçlendiren en önemli yer ise ne yazık ki milletin kürsüsü olan Meclis.
Her gün ekranlara yansıyan tartışmalar, bağrışmalar, kürsüden yükselen sert ve kırıcı sözler… Zaman zaman fiziki gerginliklere varan görüntüler… Hakaret içeren ifadeler… Oysa Meclis, milletin iradesinin tecelli ettiği en yüce makamdır. Orası kavga alanı değil, çözüm üretme yeridir.
Vatandaş evinde televizyonunu açtığında temsilcilerinin birbirine saygı göstermediğini gördüğünde, siyasete olan inancını nasıl koruyabilir? Konuşma üslubu sertleştikçe toplumun dili de sertleşiyor. Siyasette kullanılan her kırıcı ifade, sokakta yankı buluyor. Üstteki dil zehirliyse, alttaki hava temiz kalamaz.
Oysa siyaset; akıl, sabır ve nezaket işidir. Farklı görüşler elbette olacaktır. Demokrasi zaten farklı fikirlerin varlığıyla anlam kazanır. Ancak fikir ayrılığı başka, saygısızlık başkadır. Eleştiri başka, hakaret başkadır.
Toplum artık şunu görmek istiyor:
• Şeffaflık
• Hesap verebilirlik
• Liyakat
• Adalet
• Samimiyet
• Ve en önemlisi saygılı bir dil
Vatandaş, “Bana ne vaat ediyorsun?” sorusundan önce, “Sana neden güveneyim?” sorusunu soruyor. Bu soruya net, dürüst ve tutarlı cevap verilmeden hiçbir siyasi söylem karşılık bulmaz.
Belki de yeniden başlamanın yolu; dili yumuşatmaktan, kutuplaştırıcı üslubu terk etmekten ve Meclis’teki konuşma kültürünü yeniden inşa etmekten geçiyor. Çünkü Meclis’teki her söz, milletin hafızasına kazınıyor.
Güven bir günde kaybolmaz ama bir günde de geri gelmez. İnşa edilmesi zaman ister. Siyaset kurumunun bugün en büyük sorumluluğu, ekonomiden önce güveni ve saygıyı tamir etmektir.
Çünkü güven varsa umut vardır.
Umut varsa gelecek vardır.
Ve bir milletin en büyük sermayesi, birbirine olan inancıdır.