Okullar, çocuklarımızın bilgiyle, umutla ve hayallerle buluştuğu yerler olmalı. Ancak bugün ülke genelinde giderek büyüyen iki sessiz tehlike…

Okullar, çocuklarımızın bilgiyle, umutla ve hayallerle buluştuğu yerler olmalı. Ancak bugün ülke genelinde giderek büyüyen iki sessiz tehlike, sınıf kapılarının ardında geleceğimizi tehdit ediyor: zorbalık ve madde kullanımı.

Zorbalık artık basit bir “çocuk kavgası” değil. Sistematik bir baskı, bilinçli bir dışlama, güç gösterisine dönüşmüş bir şiddet biçimi. Fiziksel saldırılar, alaycı sözler, sosyal medyada yapılan aşağılamalar… Özellikle siber zorbalık, okul saatleriyle sınırlı kalmıyor; çocukların odalarına, telefon ekranlarına kadar giriyor. Bir mesaj, bir görüntü, bir paylaşım… Ve bir çocuğun dünyası kararıyor.

Zorbalığa uğrayan çocuk çoğu zaman susar. Utanır, korkar, içine kapanır. Ders başarısı düşer, okula gitmek istemez. Aileler ise değişimi çoğu zaman geç fark eder. Oysa o sessizlik bir çığlıktır.

Daha tehlikelisi ise şu: Güvende hissetmeyen, değersiz olduğunu düşünen bir genç, başka bir “aidiyet” arayışına girer. İşte tam bu noktada madde tuzağı devreye girer. “Bir kereden bir şey olmaz”, “rahatlarsın”, “unutursun” sözleriyle başlayan süreç, geri dönüşü zor bir karanlığa sürükleyebilir. Uyuşturucu bir çözüm değil, sorunların katlanarak büyümesidir.

Zorbalık ile madde kullanımı birbirinden bağımsız değildir. Aynı iklimde büyürler: denetimsizlik, sevgisizlik, şiddetin normalleşmesi ve akran baskısı. Zorbalığa uğrayan genç travmadan kaçmak için maddeye yönelebilir. Zorbalık yapan genç ise sınır tanımayan davranışlara daha açık hâle gelebilir. Her iki durumda da kaybeden sadece bir çocuk değil, toplumun geleceğidir.

Bugün televizyonlarda, sosyal medyada ve kamusal alanda kullanılan sert dil; çocukların dünyasına da sirayet ediyor. Güçlü olanın haklı sayıldığı bir anlayış, küçük yaşlarda “üstün gelme” arzusunu besliyor. Merhametin zayıfladığı yerde zorbalık artar. Denetimin zayıfladığı yerde madde yayılır.

Peki ne yapmalıyız?

Öncelikle inkârı bırakmalıyız. “Bizim okulda olmaz” demek çözüm değildir. Her okul risk altındadır. Rehberlik servisleri güçlendirilmeli, öğretmenler düzenli eğitimlerle desteklenmeli, okul çevrelerinde denetimler artırılmalıdır. Aileler çocuklarının sadece notlarını değil, ruh hâlini de takip etmelidir. Gençlere spor, sanat ve sosyal projelerle güçlü ve sağlıklı aidiyet alanları sunulmalıdır.

Unutmayalım: Bir genç okulda değersiz hissediyorsa, birileri ona yanlış yollarla “değerli” olduğunu hissettirebilir.

Bugün zorbalığı görmezden gelirsek, yarın bağımlılıkla mücadele etmek zorunda kalırız. Bugün sessiz kalırsak, yarın daha büyük bedeller öderiz. Çünkü bu mesele yalnızca eğitim değil; aynı zamanda bir güvenlik, bir ahlak ve bir gelecek meselesidir.

Çocuklarımızı sadece sınavlara değil, hayata hazırlamak zorundayız. Okullar bilgi yuvası olduğu kadar güven yuvası da olmalıdır. Eğer bir çocuk sabah evden korkuyla çıkıyorsa, biz yetişkinler görevimizi eksik yapıyoruz demektir.

Geleceğimizi korumak istiyorsak, çocuklarımızın kalbini, zihnini ve umudunu korumalıyız. Çünkü zorbalıkla ve bağımlılıkla büyüyen bir nesil, yarının güçlü toplumu olamaz.