Dost bildiklerimiz başka hesapların peşinde, kardeş bildiklerimiz başka ittifakların içinde… Peki Türkiye, dünyanın gözünde nerede duruyor?
Türkiye Şamar Oğlanı mı? Kimi Gardaş Dediysek Sırtımızdan mı Vurdu?
Dost bildiklerimiz başka hesapların peşinde, kardeş bildiklerimiz başka ittifakların içinde… Peki Türkiye, dünyanın gözünde nerede duruyor?
Bazen insanın içinden gerçekten şu soruyu sormak geliyor: Biz neyiz Allah aşkına?
Kime el uzatsak, kiminle kardeşlik hukuku kursak, kimin derdini kendi derdimiz saysak, bir bakıyoruz uluslararası siyasetin çarkları dönmüş, herkes kendi hesabına göre pozisyon almış.
Biz kardeşlikten söz ediyoruz, onlar çıkarlardan…
Biz dayanışma bekliyoruz, onlar pazarlık masasında başka kapıları çalıyor.
Sonra dönüp kendimize soruyoruz: Türkiye, uluslararası ilişkilerde gerçekten hak ettiği yerde mi? Yoksa dostluk diye sarıldığımız ülkelerin siyasi hesapları arasında sürekli hayal kırıklığı yaşayan bir ülkeye mi dönüştük?
Son günlerde Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği etrafında yaşananlar, bu soruları yeniden gündemimize taşıdı.
Türkiye’nin, deneyimli diplomat Feridun Sinirlioğlu’nu BM Genel Sekreterliği için aday göstermeye hazırlandığı konuşuluyor. Birleşik Arap Emirlikleri ise Lana Nusseibeh’i resmen aday gösterdi. Azerbaycan da BAE’nin aday gösterme girişimini memnuniyetle karşıladığını açıkladı.
İşte tam burada insanın canını sıkan mesele başlıyor.
Nusseibeh, BAE’nin İsrail’le ilişkilerini normalleştiren İbrahim Anlaşmaları’nın önemli savunucularından biri. Türkiye ise Gazze meselesinde İsrail’e yönelik sert eleştirileriyle, Filistin davasına verdiği destekle öne çıkıyor.
Şimdi insan sormadan edemiyor: Hani kardeştik? Hani aynı milletin evlatlarıydık? Hani zor günlerde omuz omuza duracaktık?
Ama bir dakika!
Diplomasinin hakkını da teslim etmek gerekiyor. Azerbaycan’ın BAE adaylığını olumlu karşılaması, tek başına Türkiye’ye karşı bir tavır aldığı veya Sinirlioğlu’na kesin olarak karşı çıktığı anlamına gelmiyor. Üstelik Türkiye’nin adaylığı da henüz resmen ilan edilmiş değil. Dolayısıyla ortada kesinleşmiş bir adaylar arası destek yarışı tablosu bulunmuyor.
Fakat bütün bunlar, kamuoyunda oluşan rahatsızlığı ortadan kaldırmıyor.
Çünkü mesele sadece bir adayın desteklenmesi değil. Mesele, Türkiye’nin kendisini yakın hissettiği ülkelerle kurduğu ilişkinin niteliği.
Kardeşlik başka, devlet aklı başka
Azerbaycan bizim için sıradan bir ülke değil. Aramızdaki bağın tarihi, kültürel ve duygusal bir derinliği var. Karabağ’da yaşananlardan enerji işbirliğine, savunmadan siyasi dayanışmaya kadar uzanan güçlü bir ortaklık söz konusu.
Ama devletler arasında kardeşlik söylemi ne kadar güçlü olursa olsun, çıkar hesapları hiçbir zaman ortadan kalkmıyor.
Nitekim bugün Ankara ile Bakü arasında da görüş ayrılıkları yaşanıyor. İsrail’le ilişkiler, Ermenistan politikası ve egemenlik anlayışı gibi konular, iki ülkenin her meselede aynı noktada durmadığını gösteriyor.
Bu gerçeği görmek, Azerbaycan’a düşmanlık etmek değildir. Tam tersine, gerçekçi bir dış politika değerlendirmesi yapmaktır.
Aynı şeyi Filistin için de söylemek gerekiyor.
Filistin halkının yaşadığı acılar, bizim vicdanımızda derin bir yer tutuyor. Ancak Filistin yönetiminin attığı her diplomatik adımın Türkiye’nin beklentileriyle örtüşmesini beklemek de gerçekçi değil. Abbas’ın Rum kesimine yönelik diplomatik temasları da kendi siyasi tercihleri ve ilişkileri çerçevesinde değerlendirilmelidir.
Bizim yanılgımız, belki de halklar arasındaki gönül bağını devletler arasındaki değişmez siyasi sadakat gibi görmemizdir.
Oysa uluslararası siyaset, vefa duygusuyla değil; güç, çıkar, güvenlik ve pazarlıklarla şekilleniyor.
Peki Türkiye dünyanın gözünde nerede?
Asıl sorumuz bu.
Türkiye, küçümsenecek bir ülke değil. NATO üyesi, önemli bir askerî kapasiteye sahip, Karadeniz’den Doğu Akdeniz’e, Kafkasya’dan Orta Doğu’ya uzanan coğrafyada etkili bir aktör. Savunma sanayisi, enerji güzergâhları, göç yönetimi ve diplomatik temaslarıyla uluslararası siyasette ağırlığı var.
Ama bir ülkenin güçlü olmasıyla, istediği sonucu alabilmesi aynı şey değil.
Masada bulunmak başka, masanın kurallarını belirlemek başka.
Türkiye’nin sorunu, dünyanın bizi hiç dikkate almaması değil. Sorun, sahip olduğumuz imkânları her meselede somut siyasi kazanımlara dönüştürüp dönüştüremediğimiz.
BM Genel Sekreterliği meselesi de bunun bir örneği.
Feridun Sinirlioğlu gibi tecrübeli bir diplomatın adaylığı elbette Türkiye için önemli bir fırsat olabilir. Fakat BM Genel Sekreteri’ni seçme sürecinde asıl belirleyici mekanizma Güvenlik Konseyi’dir. Beş daimî üyenin veto yetkisi vardır. Yani sadece dost ülkelerin desteğini toplamakla bu iş bitmiyor.
Türkiye’nin önünde yalnızca bir adaylık sınavı yok. Aynı zamanda diplomatik etkinlik, ittifak kurma ve uluslararası kabul görme sınavı var.
Burada asıl mesele şudur: Türkiye kendi adayını çıkarırken kaç ülkeyi ikna edebilecek? Hangi başkentlerle ortak zemin oluşturabilecek? Ve daha önemlisi, bu girişimi uzun vadeli bir diplomatik kazanıma dönüştürebilecek mi?
Herkes kendi hesabında, biz neden hep hayal kırıklığında?
Dünyada küçük ya da büyük hiçbir devlet, sırf bir başka ülkeyle kardeşlik bağı var diye kendi çıkarlarından vazgeçmiyor.
Birleşik Arap Emirlikleri kendi bölgesel stratejisini izliyor. Azerbaycan kendi güvenlik ve dış politika hesaplarını yapıyor. Filistin yönetimi kendi diplomatik ilişkilerini yürütüyor.
Bunların hepsi uluslararası siyasetin gerçekleri.
O halde Türkiye de duygusal beklentilerden sıyrılıp kendi çıkarlarını daha güçlü, daha tutarlı ve daha öngörülebilir bir stratejiyle savunmak zorunda.
Bir gün bir ülkeyle en yakın dost, ertesi gün başka bir ülkeyle stratejik ortak, bir başka gün başka bir başkentle kriz yaşayan bir görüntü, zamanla dış politikada güven tartışmalarını beraberinde getirebilir.
Elbette çok yönlü diplomasi izlemek yanlış değildir. Herkesle konuşabilmek, herkesle müzakere edebilmek bir zayıflık değil, aksine güçtür.
Ancak bunun bir omurgası olmalı.
Filistin konusunda ortaya koyduğumuz ilkeler, başka ülkelerle ilişkilerimizde de tutarlılığını korumalı. Azerbaycan’la ilişkilerimizde kardeşlik hukuku, karşılıklı saygı ve egemenlik anlayışı birlikte yürümeli. Batı’yla ilişkilerimizde de ne teslimiyet ne de sırf iç siyasete dönük meydan okumalar esas alınmalı.
Türkiye’nin ihtiyacı, alkışlanmak değil; ciddiye alınmak.
Şamar oğlanı değiliz ama…
Türkiye’ye şamar oğlanı muamelesi yapıldığı hissi, belki de en çok bu yüzden büyüyor.
Çünkü millet, ülkesinin gücünü görüyor; fakat o gücün karşılığını uluslararası alanda her zaman görmek istiyor.
Bir ülkenin saygınlığı yalnızca ordusunun gücüyle, nüfusuyla, coğrafyasıyla ölçülmez. Verdiği sözün arkasında durmasıyla, öngörülebilirliğiyle, kurduğu ittifakları yönetebilmesiyle ve gerektiğinde masadan sonuç alabilmesiyle de ölçülür.
Bize düşen, her diplomatik anlaşmazlığı ihanet diye nitelemek de değil, her hayal kırıklığını görmezden gelmek de.
Azerbaycan’ın bir açıklamasından hareketle kardeşliği sorgulamak ne kadar aceleciyse, Türkiye’nin uluslararası alandaki her başarısızlığını dış güçlerin oyununa bağlamak da o kadar kolaycılık.
Fakat şunu da unutmayalım: Bir ülke sürekli başkalarının tercihlerine tepki veren bir pozisyonda kalıyorsa, orada strateji üzerine ciddi biçimde düşünmek gerekir.
Türkiye’nin dış politikası, başkalarının ne yaptığına göre şekillenen bir savunma refleksinden çıkıp, kendi hedeflerini belirleyen bir anlayışa evrilmeli.
Kimi sevdiğimizden önce, neyi savunduğumuzu bilmeliyiz.
Kime kardeş dediğimizden önce, kardeşlik hukukunu nasıl kurduğumuzu düşünmeliyiz.
Ve en önemlisi, dünyanın bizi sevmesini beklemek yerine, Türkiye’nin çıkarlarını ve itibarını koruyan bir diplomasi inşa etmeliyiz.
Çünkü devletler arasında dostluklar değişebilir, ittifaklar dönüşebilir, çıkarlar çatışabilir.
Ama bir ülkenin kendi ağırlığını koruyabilmesi, başkalarının insafına bırakılamaz.
Türkiye şamar oğlanı mı? Hayır. Ama kimsenin bizi öyle görmeyeceğinin garantisi de yalnızca tarihimiz, sloganlarımız ve kardeşlik söylemlerimiz olamaz.
O garanti; akılcı strateji, güçlü ekonomi, caydırıcı güç, tutarlı diplomasi ve sonuç üreten devlet aklıdır.
Mesele tam da budur.
Biz dünyada nerede duruyoruz sorusundan önce, Türkiye’yi dünyanın neresinde görmek istiyoruz sorusuna cevap vermeliyiz.

