Bazen insanın yüreğine öyle bir acı düşer ki kelimeler boğazında düğümlenir. Ne söylesen eksik kalır, ne yazsan yaşanan acıyı anlatmaya yetmez.

Bazen insanın yüreğine öyle bir acı düşer ki kelimeler boğazında düğümlenir. Ne söylesen eksik kalır, ne yazsan yaşanan acıyı anlatmaya yetmez. İşte bugün yüreğimizi yakan, insanlığımızı, vicdanımızı ve toplum olarak nereye doğru gittiğimizi sorgulamamıza neden olan acı bir olayın ardından kendimize şu soruyu sormak zorundayız:
Değdi mi?
Bir insanın hayatına son vermeye, bir ocağı söndürmeye, bir anneyi evlat acısıyla baş başa bırakmaya, bir babanın yüreğine ömür boyu dinmeyecek bir ateş düşürmeye değdi mi?
Bartın'ın Kozcağız beldesine bağlı Ustaoğlu köyünde 35 yaşındaki erkek kuaförü Murat Barışık'ın hayatını kaybetmesi, hepimizin yüreğinde derin bir yara açtı. Bir insanın hayatının sona ermesi, yalnızca bir kişinin aramızdan ayrılması değildir. Onunla birlikte hayalleri, yarınları, sevdikleriyle yaşayacağı güzel günler ve kurmayı düşündüğü bir gelecek de yarım kalır.
Bir insan kolay mı yetişiyor?
Bir anne, evladını kucağına aldığı ilk günden itibaren hangi umutlarla büyütüyor? Uykusuz geceler, hastalandığında başında bekleyişler, okul telaşı, hayat mücadelesi… Bir evladın büyümesi için dökülen alın terini, verilen emeği, edilen duaları düşünün.
Sonra bir gün…
O evladın bir daha kapıdan içeri girmeyeceğini öğreniyorsunuz.
İşte o an, dünyanın bütün kelimeleri anlamsızlaşıyor.
Ateş düştüğü yeri yakıyor. Ama insanlık olarak o ateşin karşısında sessiz kalırsak, hepimizin yüreğinde bir şeyler eksiliyor.
Bir can almak bu kadar kolay mı?
Bugün toplum olarak kendimize dönüp bakmamız gerekiyor. Öfkemizi neden kontrol edemiyoruz? Bir anlaşmazlığı konuşarak çözmek yerine neden şiddete başvuruyoruz? Bir anlık hırs, bir tartışma, bir öfke patlaması nasıl oluyor da bir insanın bütün hayatından daha değerli hâle gelebiliyor?
İnsan hayatı bu kadar ucuz mu?
Bir sözle başlayan tartışma, bir öfke anıyla büyüyebilir. Fakat unutulmamalıdır ki öfke geçer, kızgınlık diner, insanlar söylediklerinden pişman olabilir. Ancak kaybedilen bir can geri gelmez.
Bir anlık öfkenin ardından yıllarca sürecek pişmanlıklar yaşanabilir. Bir ailenin evi sessizliğe bürünürken başka bir ailenin hayatı da telafisi olmayan bir karanlığa sürüklenebilir.
İşte bu yüzden soruyorum:
Değdi mi? Bir ömür boyu taşınacak acılara, yıkılan yuvalara, sönen umutlara değdi mi?
Dinimiz insan hayatına ne kadar değer veriyor?
Bizler, insan hayatını kutsal kabul eden bir inancın mensuplarıyız. Kur'an-ı Kerim'de Mâide suresinin 32. ayetinde, bir insanı haksız yere öldürmenin ne kadar büyük bir suç olduğu çok çarpıcı bir ifadeyle anlatılır:
“Kim bir cana kıymamış veya yeryüzünde bozgunculuk yapmamış birini öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir canı kurtarırsa bütün insanları kurtarmış gibi olur.”
(Mâide Suresi, 32. ayet)
Bu ayet, insan hayatının ne kadar büyük bir değer taşıdığını bizlere hatırlatıyor. Bir canı korumak, insanlığı korumaktır. Bir cana kıymak ise yalnızca bir bedeni hayattan koparmak değil, geride kalanların hayatında da derin yaralar açmaktır.
Yüce Allah, İsrâ suresinin 33. ayetinde de haksız yere cana kıymayı yasaklar.
Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed'in (s.a.v.) Veda Hutbesi'nde insanların canlarının, mallarının ve onurlarının dokunulmazlığına dikkat çekmesi de bize önemli bir sorumluluk yükler.
Peki, inandığımız değerler bu kadar açıkken öfkemize neden yeniliyoruz?
Namaz kılmak, oruç tutmak, dua etmek elbette kıymetlidir. Ancak insanın inancını davranışlarına da yansıtması gerekir. Komşusunun hakkına saygı duymak, kimseye zarar vermemek, öfkesini dizginlemek, bir canlının hayatına değer vermek de ahlakımızın ayrılmaz parçalarıdır.
İnanç, yalnızca dilimizde değil, vicdanımızda ve davranışlarımızda da yaşamalıdır.
Bizim örfümüzde, bizim geleneğimizde insanlık vardı
Bizim kültürümüzde büyüğe saygı, küçüğe sevgi vardı. Komşunun derdiyle dertlenmek, cenazede omuz omuza vermek, acılı ailenin kapısını çalmak, bir tas çorbayı paylaşmak vardı.
Anadolu insanı, yıllarca nice zorlukların üstesinden birlik ve beraberlikle geldi. Küsler barıştırıldı, kırgınlıklar giderildi, komşunun sıkıntısı kendi sıkıntısı bilindi.
Eskiden büyüklerimiz, “Öfkeyle kalkan zararla oturur.” derdi. “Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır.” sözüyle dostluğun, vefanın ve gönül almanın kıymetini anlatırlardı.
Şimdi kendimize sormamız gerekiyor: Biz bu değerleri çocuklarımıza ne kadar aktarabiliyoruz?
Bir tartışmada geri adım atmayı neden zayıflık sayıyoruz? Özür dilemeyi neden gururumuza yediremiyoruz? Birbirimizi anlamak yerine neden birbirimizi incitmeye bu kadar hazırız?
Örf ve âdetlerimizi yaşatmak, yalnızca bayramlarda el öpmek, düğünlerde bir araya gelmek değildir. Asıl mesele, insanın canına, onuruna ve hakkına sahip çıkmaktır.
Bizim geleneğimizde cenazeye omuz vermek vardır. Ama asıl görevimiz, mümkünse o cenazenin hiç yaşanmaması için insanlığı, sevgiyi ve merhameti yaşatmaktır.
35 yıllık bir ömür, yarım kalan hayaller…
Daha 35 yaşında…
İnsan bu yaşta hayatının en güzel günlerini yaşamayı, geleceğe dair planlar yapmayı, sevdikleriyle güzel anılar biriktirmeyi düşünür. Belki yapılacak işler, gidilecek yollar, kurulacak hayaller vardır.
Fakat ölüm, geride kalanlar için yalnızca bir ayrılık değildir; bazen cevapsız sorularla dolu, bitmek bilmeyen bir bekleyiştir.
Annesinin gözü kapıda kalır. Babasının yüreği yanar. Kardeşleri, arkadaşları, sevenleri onunla yaşadıkları anıları hatırlar. Bir telefon sesi, bir fotoğraf, bir hatıra insanın boğazını düğümlemeye yeter.
Dün birlikte gülüp konuştuğunuz insanın bugün aranızda olmaması ne büyük bir acıdır!
Bir evde artık bir sandalye boş kalır. Bir sofrada bir eksiklik hissedilir. Bir isim anıldığında gözler dolar.
İşte hayatını kaybeden bir insanın ardından geride kalanların yaşadığı acı, birkaç cümleyle anlatılamaz.
Bu nedenle, olayın bütün yönleri aydınlatılmalı; sorumlular varsa hukuk önünde hesap vermeli ve adalet yerini bulmalıdır. Elbette bunu söylerken soruşturmanın sonucunu beklemek, kimseyi kesinleşmemiş bilgilerle suçlamamak da hepimizin sorumluluğudur.
Çünkü adalet, öfkeyle değil; hukukla, delillerle ve vicdanla tecelli etmelidir.
Peki, toplum olarak nereye gidiyoruz?
Şiddetin sıradanlaştığı, insanların birbirlerine tahammülünün azaldığı, öfkenin aklın önüne geçtiği bir ortamda hepimizin kendisine düşen sorumluluğu düşünmesi gerekiyor.
Çocuklarımızı yalnızca başarılı olmaya değil, iyi insan olmaya da teşvik etmeliyiz. Onlara kazanmayı öğretirken kaybetmeyi de öğretmeliyiz. Haklı olsalar bile karşısındakini incitmemeyi, öfkelendiklerinde durmayı, sorunlarını konuşarak çözmeyi anlatmalıyız.
Çünkü iyi bir toplum yalnızca yolları, binaları ve şehirleriyle kurulmaz. İyi bir toplum, insan hayatına verilen değerle kurulur.
Birbirimizin acısına duyarsız kaldığımızda, şiddeti sıradan bir haber gibi görüp geçtiğimizde, öfkeyi haklı çıkarmaya çalıştığımızda kaybettiğimiz şey yalnızca merhametimiz olmaz; insanlığımız da yara alır.
Bugün bir aile ağlıyor olabilir. Yarın başka bir ailenin aynı acıyı yaşamayacağının garantisi var mı?
Öyleyse daha fazla can yanmadan, daha fazla ocak sönmeden, daha fazla çocuk babasız, daha fazla anne evlatsız kalmadan kendimize gelmeliyiz.
Bir canın değeri hiçbir şeyle ölçülemez
Bugün Murat Barışık'a Allah'tan rahmet, ailesine, yakınlarına, dostlarına ve sevenlerine sabır diliyorum.
Geride kalanların acısını dindirmek kolay değil. Bazı yaralar zamanla kabuk bağlasa da insanın yüreğinde ömür boyu iz bırakır.
Dileğimiz, olayın tüm yönleriyle aydınlatılması, adaletin sağlanması ve benzer acıların bir daha yaşanmamasıdır.
Ve şimdi hep birlikte bir kez daha düşünelim:
Bir insanı yetiştirmek yıllar sürerken bir hayatı söndürmek nasıl birkaç anın içine sığabiliyor?
Bir anne-babanın gözyaşına, bir evin sessizliğine, bir ömrün yarım kalmasına değiyor mu?
Değdi mi?
Öfke geçer… Hırs diner… Tartışmalar unutulur…
Ama toprağa verilen bir can geri gelmez.
Unutmayalım: Bizim dinimiz merhameti, bizim örfümüz dayanışmayı, bizim kültürümüz insanlığı öğütler. Bunları yalnızca sözlerimizde değil, hayatımızda da yaşatmak zorundayız.
Çünkü insan olmak, yalnızca nefes almak değildir. İnsan olmak; başkasının canına kendi canın kadar değer vermek, acısını hissedebilmek ve bir hayatın kıymetini bilmektir.
Bir can daha yitirilmesin, bir ocak daha sönmesin, hiçbir anne evladının ardından gözyaşı dökmesin…
Allah milletimize merhamet, toplumumuza sağduyu, öfkesine yenilenlere akıl, acılı ailelere sabır versin.
Çünkü hiçbir öfke bir candan, hiçbir hırs bir insanın hayatından daha değerli değildir.