Anayasamızın 1. maddesi Türkiye Devleti'nin bir cumhuriyet olduğunu, 2. maddesi ise Türkiye Cumhuriyeti'nin demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti…
Anayasamızın 1. maddesi Türkiye Devleti'nin bir cumhuriyet olduğunu, 2. maddesi ise Türkiye Cumhuriyeti'nin demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olduğunu belirtmektedir. Dünya genelinde birçok devlet bulunmakta ve her birinin birbirinden farklı yönetim şekilleri vardır.
Bir ülkenin demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olabilmesi için; inanç, ifade ve basın özgürlüğünün bulunması; seçimlerin düzenli, serbest ve adil yapılması; adaletin eşit uygulanması; mali yapının (gelir ve giderlerin) denetlenerek vatandaştan gelirine göre vergi alınması; devlet yönetiminin dini kurallardan ayrılması; demokratik ve laik cumhuriyeti zayıflatmaya ve yıkmaya çalışanlara, insanların dini inançlarını istismar eden tarikat örgütlenmelerine, uyuşturucu ve silah kaçakçılığı yapanlara gereken cezaların verilmesi; vatandaşlarına sosyal güvenlik şemsiyesi altında iş imkanı sağlanması; yoksullara, işsizlere, emeklilere, yaşlılara ve hastalara asgari bir yaşam standardı sunulması; herkesin nitelikli eğitim hakkına sahip olması ve eğitimin dini yapıların etkisinden uzak bir şekilde sürdürülmesi; yolsuzluk ve rüşvetin önüne geçilmesi; yasal ya da yasadışı yollarla toplanan kaynaklarla kurulan şirket, vakıf ve fonların denetlenmesi; işe alımlarda veya bir üst eğitime geçişte yapılan sınavlarda yolsuzluklara ve soru sızdırma iddialarına meydan verilmemesi; hukuk dışı kadrolaşmaların ve liyakate dayanmayan (personelin bilgi, beceri, başarı ve kıdem gibi nesnel kriterleri yerine; akrabalık, siyasi yakınlık ya da kişisel ilişkileri esas alarak yapılan) atama ile görevde yükselmelerin önüne geçilmesi ve kamu güvenini sarsıp toplumda infial yaratan olayların engellenmesi gibi beşikten mezara kadar vatandaşın tüm sorunlarıyla ilgilenilmesi gerekmektedir.
Siyasi görüşleri bir kenara bırakıp devletimizin günümüzdeki mevcut durumunu somut bir şekilde değerlendirdiğimizde karşımıza şöyle bir tablo çıkmaktadır:
Ekonomide istikrarsızlığın yaşandığı; vatandaşların adalete ve devlete olan inancının sarsıldığı; verilen eğitimden yapılan sınavlara, sağlıktan çalışma hayatına, doğal kaynakların yönetiminden spora, hakiminden hakemine kadar hangi taşı kaldırsanız altından yolsuzluk ve çürümüşlüğün çıktığı görülmektedir. Sanki kurumlarımız işlevini yitirmiş; devletin çıkarları doğrultusunda değil, belirli kişi ve toplulukların çıkarları doğrultusunda kullanılıyormuş gibi bir görüntü vermektedir.
Devleti kısaca, bir toprak parçası üzerinde yaşayan insanların siyasal ve hukuki olarak teşkilatlanıp kamu düzenini ve güvenliğini sağlayan bir varlık olarak tanımlayabiliriz. Devleti temsil eden kurumları yönetenler de birer insandır. İnsan ise beşerdir, şaşar.
Esas olan; suç işleyen, yolsuzluğa adı karışan kim olursa olsun, servet, dil, din ve siyasi düşünce vb. farkı gözetilmeksizin herkesin eşit hukuk kurallarına tabi tutularak yargılanması ve cezalandırılmasıdır. Son zamanlarda ülkemdeki uygulamalarda farklılar görülebiliyor. Örneğin bir gazeteci bizzat şahit olduğu toplumu ilgilendiren haberi haber yatı diye sorgulanırken; gerçekliği doğrulanmamış bir olayı haberleştiren başka gazeteci ödüllendirilebiliyor. Bir kişi kimliği saklı birilerinin beyanıyla suç işlemiş olabilir, işleme ihtimali var diye şafak baskınlarıyla yatağından alınıp aylarca tutuklu kalırken, delilleriyle suç işlediği, yolsuzluğa adı karıştığı yada haksız kazanç elde ettiği aşikar olan kişilerden hesap sorulmuyor yada ifade vermek için savcılıklara lütfen davet edilip adliyenin arka kapsından girip bir kaç dakika sonra neşe ve mutluluk pozları vererek ön kapıdan çıkarak evine gidebiliyor.

