Her dönemin bir Sülün Osman’ı olmuştur. Kimi insanları olmayan arsaları satarak kandırmıştır, kimi umutları pazarlamıştır, kimi de güven duygusunu kullanmıştır.

Her dönemin bir “Sülün Osman’ı” olmuştur.

Kimi insanları olmayan arsaları satarak kandırmıştır, kimi umutları pazarlamıştır, kimi de güven duygusunu kullanmıştır. Sülün Osman’ın adı bugün bile bir dolandırıcılık sembolü olarak hafızalardadır. Ama zaman değiştikçe yöntemler de değişiyor. Artık insanlar sokakta değil; ekran başında, sosyal medyada, duygular üzerinden etkileniyor.

Toplum olarak en büyük zaafımız, güvenmeyi çok çabuk öğrenip sorgulamayı geç öğrenmemizdir. Hele işin içine yardım, dayanışma ve vicdan girince insanlar doğal olarak daha hassas davranıyor. İşte tam da bu nedenle yardım kuruluşları ve sivil toplum örgütleri toplumun en şeffaf, en hesap verebilir kurumları olmak zorundadır.

Son yıllarda Ahbap Derneği hakkında kamuoyunda farklı iddialar ve tartışmalar gündeme geldi. Bir kesim derneğin afet dönemlerinde önemli yardımlar yaptığını savunurken, bir kesim ise mali yapı ve bağışların kullanımı konusunda daha fazla açıklık ve denetim talep ediyor. Böyle durumlarda hükmü sosyal medya değil, resmi denetimler ve somut deliller vermelidir.

Çünkü hiç kimse, ne sevdiği bir kişiyi sorgulanamaz ilan etmeli ne de elinde kesin kanıt olmadan bir kurumu “dolandırıcı” diye yaftalamalıdır. Hukuk devletinde suçlama da, aklama da delillerle olur.

Asıl mesele Ahbap Derneği’nden de büyüktür. Mesele; insanların güvenini kazanan herkesin, o güvenin hesabını verebilmesidir. Bağış yapan vatandaşın tek beklentisi vardır: Verdiği emanetin doğru yere ulaşması. Bunun yolu ise tam şeffaflık, bağımsız denetim ve kamuoyuna açık hesap vermekten geçer.

Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey yeni “Sülün Osman” hikâyeleri değil; güvenin istismar edilmediği, yardımın gerçekten ihtiyaç sahibine ulaştığı bir düzendir.

Çünkü güven bir kez yıkıldığında, sadece bir kurum değil, toplumun vicdanı da yara alır. En büyük kayıp da budur.